Swipe to the left

KENDİNE AİT BİR KADIN

KENDİNE AİT BİR KADIN
By Özgül Kaya 15 Ağustos 2016 371 Gösterim Yorum yok

İngiliz yazar ve eleştirmen Virginia Woolf, hem geliştirdiği teknikle hem de yazındaki cesareti ile Victoria Çağı’na damgasını vurmuş önemli yazarlardan biri. Eserlerin merkezine kadını yerleştiren ilk yazar Virginia Woolf değil belki. Ama kadını ele alış biçimi ve edebiyatta yarattığı feminist akım ve bu akımın öncülerinden biri olmasından dolayı Woolf, çok özel bir yere sahip. Virginia Woolf’u kadınlar olmadan düşünmek, Virginia Woolf’suz bir kadın edebiyatı düşünmek kadar imkânsız neredeyse...

Londra’da dünyaya gelen yazar, daha önce evlenip boşanmış bir çiftin yeni evliliğinden olan çocuklarından biriydi. Sir Leslie Stephen’ın ilk eşi, ünlü romancı Thackeray’nın kızıydı. Thackeray’nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen’ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastanesine kapatıldı.

O dönemde kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesine rağmen Woolf, Virginia Stephen, anne ve babasının açık görüşlüğü sayesinde ev içinde iyi bir eğitime sahip oldu. Virginia yaşadığı sağlık sorunlarından dolayı okula gidemediğinden, eğitimini babası üstlendi. Sahip olduğu eğitimle birlikte henüz küçük yaşlarda yazı yazmaya başlayan Virginia’nın yazıları 1895 yılında bir gazetede yayımlanmaya başladı. 1904’te babasının ölümüyle birlikte dört kardeş Bloomsbury semtinde bir eve taşınmak zorunda kaldı. Bloomsbury Virginia için bir dönüm noktası oldu. Çünkü bu ev daha sonraları Virginia’nın da çabalarıyla birçok ünlü yazar ve sanatçıyı bir araya getiren bir sanat evi haline geldi.

Virginia 1912 yılında grubun üyelerinden gazeteci ve yazar Leonard Woolf ile evlendi. Her ne kadar bir evlilik gerçekleştirmiş olsa da Woolf’un kadınlara olan yakınlığı yadsınmaz bir gerçektir. Çünkü Woolf’un eserlerinde sıkça rastlanılan temel konu; kadınlardır. Birçok kitabında kadın haklarından ve kadın-erkek eşitsizliğinden yakınan, romanlarında üstü kapalı olarak bunu hissettiren Woolf, şüphesiz yazın dünyasında “kadın”ı en cesur şekilde değerlendiren yazarların başında geliyor.

KADIN ve EDEBİYAT GERÇEĞİ

Virginia Woolf’u en iyi özetleyen iki kelime; kadın ve edebiyat. Bu iki kavram “Kendine Ait Bir Oda” kitabında bütünlük kazanıyor. Virginia Woolf bu kitabında genelde toplum üzerinden giderken temelde ve özelde kadınlara değiniyor. Kadınların toplum içinde yer aldığı ikinci sınıf muameleden, var olan cinsiyet ayrımına, bu noktada kadınların eğitimde erkeklerden sonra gelmesi ve tarihte yer almaması gibi birçok toplumsal mesele Virginia Woolf’un kitabının içeriğini oluşturuyor. Ve Woolf’a göre kadınların kendilerini ispatlayabilmeleri ve toplum içinde onların da aynı haklara sahip olduklarını vurgulayabilmeleri için “kendilerine ait bir oda”ya ihtiyaçları var.

İSİMSİZ KADINLAR

Woolf bu kitabı 1928 yılında, Newnham ve Girton Kolejlerinde verdiği konferans metinlerinden derlemiş. Kitabında kadınların toplumsal statülerinden bahsederken tek bir kişi üzerinden gitmez. Birçok kişi vardır kitabında. Birçok kadın… Hatta bazı yerlerde kendisi, daha sonra bir başka kadın, sonra bir başka kadın… Çünkü Woolf’a göre isimlerin önemi yoktur. Her kim olursa olsun özelde nitelendirilen kadın aslında toplumun genelinde var olandır.

Bu açıdan bakıldığında Woolf aslında bir parça da toplumsal otoriteyi yıkma amaçlı bir yöntem izlemiş kitabında. Otoriteyle olan bağını yıkarak edebiyat alanında da yer alan tarihsel otoritenin erkekle olan bağını kesmekmiş amacı. Böylece Woolf okuyucuyla arasında daha samimi bir alan yaratarak farklı bir ilişki kuruyor. Yarattığı samimiyetle birlikte Woolf, yazının kadın açısından erkeklere göre neden daha zor olduğu hakkındaki sorulara cevap veriyor.

Başlıca sorulardan biri olan eğitim alanındaki ayrımın cevaplarını veriyor kitabında. Bu sorunun cevabına başlamadan önce de, sırf kadın olduğu için Oxford ve Cambridge Üniversitelerinde okuyamadığını dile getiriyor. Böylece okuyucusuna açık olarak, yaşadığı dönemde kadınların üniversite eğitimi almalarının imkânsız olduğu gerçeğini sunuyor. Virginia Woolf ve onun gibi onlarca kadın “kadın” oldukları için üniversite okuyamaz…

KADIN OLMAK BİR DEVRİDAİM

Woolf’un kitabında değindiği bir diğer önemli nokta da kadınların toplumsal ve sosyal alanda yaşamak zorunda bırakıldığı eşitsizlikler. Woolf’a göre bir kız çocuğu olarak dünyaya gelen bebeklerin, çocukların maruz kaldığı eşitsizliklerin başladığı ana yer ev hayatı yani ailesi.

Aile, kız çocuğunu eve hapsederek sosyal ve kamusal alandan onu neredeyse tamamen çekiyor. Burada en önemli mimarın anne olduğunu belirtiyor Woolf. Anne de bir kız çocuğu olarak dünyaya geliyor ve yaşadıkları şey paralel olarak devam ediyor. Kısacası bu bir devridaim. Anneden kıza, kızdan kendi kızına… Çünkü bir kadın olarak “anne” kocası dışarıda eve para getirme adı altında çalışırken ve hayatına devam ederken, anne evde domestik işlerden sorumlu ve en temel görevi de çocuğuna bakmak.

Woolf bu noktada kadına iki yol sunuyor. Çocuk sahibi bir kadın olmak veya kütüphane sahibi, şarap mahzeni sahibi, para sahibi bir kadın olmak… Ama Woolf bunun altını da şöyle dolduruyor; çoğu zaman bu seçimi yapmak bile kadınların elinde değil. Herhangi bir eğitime ve hakka sahip olmayan bir kadın için iyi bir adamla evlenip kendini ev yaşamına adamaktan daha iyi bir seçim yok. Çünkü kadının evde birçok iş imkânı var; temizlik, çocuk bakımı, yemek yapma, dikiş, nakış vs… Ve böylece kadının tüm yaratıcılığı sınırlandırılıyor. Woolf bu gerçekliğe yönelik kitabında şunları yazmış: “…tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.

Woolf tüm bu eşitsizliklere ve güçlüklere istinaden, kadınların bunların üstesinden gelebilmeleri için tek bir şansı olduğu gerçeğini sunuyor: Kendine ait bir odaları olması. Ve Woolf kadınlara sesleniyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..

TÜM GERÇEKLİĞİYLE YAŞAM

Virginia Woolf ve Jamey Joyce, bireyin günlük yaşam biçimini “bilinç akışı” tekniği ile tüm karmaşıklığı ve gerçekçiliğiyle yapıtlarına yansıtan yazarların başında geliyor. Woolf, bir diğer kitabı “Deniz Feneri”nde tamamen bu “bilinç akışı” tekniğini uyguluyor. Bu kitap yazarın hayatından izler taşıyor. Bu izler arasında Woolf’un, zamanın en güçlü hareketlerinden biri olan İngiliz kadın hareketinden etkilendiğini ve dönemin en güçlü feminist yazarlarından biri olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Woolf bu kitabında başrole “bayan” Ramsay’i koyuyor. Ramsay üzerinden, dönemin okuryazar, varlıklı veya orta sınıfa ait kadınların feminizm hareketi adına bulundukları girişimleri ve düşündüklerini anlatıyor.

Woolf bir diğer kitabı “Dışa Yolculuk”ta annesini küçük yaşta kaybeden ve halaları tarafından büyütülen Rachel isimli bir kızın hayatını anlatıyor. Küçük bir kızın ergenlik dönemine geldiğinde yaşadıklarını anlatırken dönemin kadın üzerindeki sosyal ve toplumsal baskılarını ve eşitsizliklerini cesur bir şekilde dile getiriyor. Woolf, bu baskıların ve eşitsizliklerin Rachel’in iç dünyasında yarattığı karmaşasını anlatırken şiirsel bir dil kullanıyor. Bu şiirsel dilin yanında hüzünlü ama bir yandan da mizahi bir hava var. Woolf, kadın olarak dünyaya gelmenin zorluğunu anlatırken okuyucuyu yüksek duygulara taşıyor.

FENERİN IŞIĞI HİÇ SÖNMEDİ

Kadınların yaşadığı sıkıntılara ışık tutan Woolf “Yıllar” isimli kitabında yine bir kadın olarak bireyin modern dünyadaki yeri ve tek başına kaldığındaki anlamı üzerine düzeni sorgulamaya devam ediyor. Yaşlılık ve gençlikte, gerçekte ve yanılsamada, değişimde ve kalıcılıkta, yıllar gelecekte bazı şeylerin değişmesi için büyük bir umut kaynağı Woolf’a göre.

Sadece “Yıllar” kitabında değil, hayatın genelinde bir umut vardı Woolf için. İşte bu yüzdendi 28 yaşındayken, suratını isle karartıp, sakal bıyık ve türban takıp Habeşli prens taklidi yapması. Bu yüzdendi Kadın Ortak Çalışma Grubu’ndaki çabası, Londra Kadın Hizmetleri Cemiyeti’ndeki seslenişi. Ateşli bir feministti. Sert ve kararlıydı. İşte bu yüzden bir grup genç meslektaşı kadına yuvalarındaki meleği boğmaları gerektiği mesajını verdi. Eğer bu meleği öldürmezlerse başarılı olma şansları ölecekti. Meleğin peşinden gidenler ise pohpohlanma ihtiyacı duyan değersiz nazlı bayan yazarlar olarak kalacaktı Woolf’a göre…

O kendi meleğini boğarak öldürdü. Kendi meleğinin esiri olmadı. Böylece birçok kadının önünü açtı. Feminist hareketin en önemli kadın temsilcilerinden biri haline geldi. Hakkını aradı, hakkını arayamayan kadınların da haklarını arattırdı. Ve bir gün, sırf kadın olduğu için okuyamadığı Cambridge Üniversitesi’nde ders vermesi için teklif geldi ama O reddetti. Virginia Woolf kadınlara zamanını boşa harcatmayan, dopdolu öğütler bıraktı, romanlar sundu. Dünün, bugünün ve yarının bir feneri oldu. Ve öğütleri uzun yıllar ışık vermeye devam edecek.

Posted in: Sanatta KadınLife Style
Bize Ulaşın